Yaprakların arasından gökyüzünü seyretmek… Bir sabahın güzel anısı olarak hafızamda kalacak bu an. Şu dakikalarda iç muhasebe yaparken, aklımdan geçenlerin ancak yarısını buraya dökebiliyorum. Bulutların, mavi gökyüzü üzerinde kitleler halinde duruşuna bakınca; kalabalıklar içinde yalnızlık yaşayan insanların halleri geldi aklıma.
Kimi zaman bu insanların fikirleri, bulutlardan inen rahmet yağmurları gibi umut olur kitlelere. Kimi zaman ise bulutlardan dökülen fırtına gibi yıkıma sebep olur, kitleleri azaplara sürükler. Bazen de gökyüzünde beyaz bir güzellik olarak kalır; yalnızca bir umut olarak.
İnsan ya rahmet olmalı ya da umut. Fikirleriyle toplumlara yol göstermeli. Tıpkı toprağın suyu emip bize yemyeşil vadiler ve bereketli ürünler sunması gibi, fikirler de toplumların benimsemesiyle huzur ve refah getirmeli. Fakat öyle fikirler vardır ki, insanları felakete sürükler; sapkın, azgın ve zulüm dolu fikirler.
Burası, isteyenin istediğini yaptığı bir alem olmuş. Saygısız, sevgisiz bir toplum. Mutsuzluk yayan, kan ve gözyaşıyla sonuçlanan fikirlerin hüküm sürdüğü bir dünya. Günümüz dünyasına baktığımda bunları görmek beni sarsıyor. Ellerim, ayaklarım, ruhum titriyor. İçime kocaman bir pişmanlık doluyor: Neden bu kadar aciz kalıyorum?
Bir de, toplumların fikir insanlarını sadece umut aracı olarak gördüğü zamanlar var. Onlar da gökyüzünün beyaz bulutları gibi… Şekilden şekile giren, zararsız ama umut içeren bulutlar. Belki de kırgınlar, küskünler. Değer görmeyen, vicdanlı insanlar kenara çekiliyor. Hiçbir şeye karışmıyorlar. Zamanı gelince ya rahmet olup inerler, ya da fırtına getirip azap olurlar. Küskün insan kızmaya meyillidir; kızarsa azap olur, severse rahmet olur.
İşte bu sabah, kuş sesleri arasında, ağaçların altında, yaprakların arasından gökyüzüne bakarken, zihnimi bu düşünceler sardı.
